Anne, gül ve yollar

Mersin’den Eğirdir’e doğru bir araba yolculuğu..

Arabaya atladık, saat sabah 06.20, Mersin’den Eğirdir’e gidiyoruz annemle. Anneannemin memleketine. Çocukluğumdan hatrımda kalan o pembe güllerin, gül kokularının, gül lokumlarının içine.

2-3 hafta yetecek kadar yiyecek ve giyecek var yanımızda. Sanırsınız ki savaş çıkacak biz yoldayken ama işte anne yüreği. Onu da koyduk bunu da. Nasılsa altımızda araba.

Çocuk oluyorum yeniden; ergenlik öncesi, sivilcesizkenki zamanlar. Annem şoför ben muavin, her zamanki gibi. Ehliyetimi aldım ama cesaretim yok uzun yola, hatta kısaya da. Debriyaj sorunsalı.

Yollar geçiyoruz, yol çizgileri, bir şehir uzakta kalıyor sonra başka bir şehrin yakınları betonarnemeyle bize kendini hatırlatıyor. Sonra bir başkası, derken sabah oluyor… 07.20’de Silifke’yi geçiyoruz, Karaman yoluna giriyoruz. 8.00’de Göksu’ya nazır Danyal Ateş müessesesinde çay, zeytin, domates kuruluyor masamıza. Ortalama hızımız 100 km. Otoyol bayram süresince ücretsiz!

A şehrinden B şehrine kadar pek çok şey atlatıyoruz, acı veren bir ilişki sonrası ayrılık telafisi gibi geliyor bu yolculuk bana. Bir yandan güller aklımda. Dedemle yaptığımız gül reçelleri. Mutfakta tencere kaynarken eve yayılan o buram buram gül kokusu.

Sıcaklık 24,5 derece ve iklimden iklime hissedilen duygular değişiyor. 9.35’te 1650 rakımlı Sertavul Geçidi’ne giriyoruz, farlarımızı yakarak. Tüneller annemi korkutuyor, klastrofobik durumlar… Muavin olarak su ve moral sağlıyorum. Farlarımızı kapatıyoruz.

Sağlı sollu tarlalardan geçerken fark ediyorum ki bütün ayçiçeklerinin boynu bükük, güneş var oysa. Kim bilir belki henüz uyanıştalar bizim gibi. Ayrılık acısı çekecek değiller ya. 9.55’te Karaman’a varıyoruz, nüfusu 136.000+2 şimdi.

Sıradaki durağımız Çumra, Çatalhöyük’te kısa bir arkeolojik ve fotografik mola. Saat: 11.30. Lisede hazırladığım bir dönem ödeviydi Çatalhöyük kazısı, insanlığa katkıları, Kybele heykelleri ve anaerkillik. Anneme bakıyorum çaktırmadan, ne kadar güçlü bir kadın olduğuna; benim kişisel ana tanrıçama.

18 yıllık Bekçi Mustafa bize müzeyi ve kazı alanını gezdiriyor, büyük bir sıcaklık, misafirperverlik ve bilgi bombardımanıyla. Şivesi genizden geliyor, soruyoruz Konya Küçükköy’denmiş. Tam bir Anadolu erkeği, kodum mu oturtur ama yüreği de pek naifgillerden. Küreselleşen dünyanın bir “küçük köy”ünde mutlu, mesut, biraz isyankar, çokça komik biri. Teşekkürler Mustafa!

Sırada Konya var; Mevlana Türbesi, Mevlana Şekeri, Mevlana’ya ait ne varsa ve mümkünse etli ekmek. Dini bir bayramın ikinci günü bu arada. Bu yüzden pek çok yer kapalı, etli ekmek konusunda tavsiye aldığım Havzan da, ne yazık ki.

14.30’da Mevlana Müzesi’nin bahçesinde birkaç fotoğraf kareliyoruz çünkü içeri giresimiz gelmiyor; o kadar kalabalık ki, o kadar sıcak ki. Saygılarımızı sunuyor ve arabaya doğru yürüyoruz.

Omuzlarımız açık, şort falan giymişiz; millet rahatsız oluyor sanki, oralı olmadığımız her halimizden belli. Her telden insan var bir yandan, hoşgörü lafta kalmamalı, madem Konya Mevlana’nın.

Etli ekmek arayışımız da hüsranla sonuçlanıyor ne yazık ki, Kule Site’de kebap yiyoruz. Konya yolları inanılmaz geniş, düzenli, dümdüz ve uçsuz. Bir kentin insanına duyduğu saygıyı işaret eden kaldırımlar incecik, insani ve Avrupai. Ana asfalt yolların yanında doğru düzgün yapılmış gerçek bir bisiklet yolu gördüğümdeyse ağzım açık kalıyor; bütün bunlar Mevlana turizmi sayesinde olabildi demek, mübarek.

Akşam oluyor yavaştan ve daha çok yolumuz var Eğirdir’e. Saat: 18.00 ve 8 ayrı noktadan girişi olan kocccaa şehir Konya’nın içinden çıkabilmeyi başarıyoruz nihayet.

Annem, iyi şoför. Ben de muavinlikte başarılıyım diyebilirim. Hiç tartışmadan yolculuğumuza devam ediyoruz. Yollar geçtikçe içim açılıyor, ohh geçmiş bir güzel geride kalıyor. Hep ileri, bazen sağa sola bakarak, fotoğraflar çekerek, sevilen anları ölümsüzleştirip kurtulmak istediklerimizi silerek…

Isparta’ya 90 km kaldı. Yorulduk, tam 12 saat oldu yola çıkalı, az mı.

Ve 20.00’de Eğirdir Gölü’nde gün batıyor. Bütün renkler morararak, mavileşerek, gül gibi pembeleşerek etrafı geceye hazırlıyor.

Anneannemin teyze kızı bizi bekliyor yemeğe, kalacağımız yere yerleşip ona gidiyoruz hemen aç kurtlar gibi. Sebze yemeği, pilav ve sarıburma tatlısıyla karşılıyor bizi. Şükrediyoruz.

Yarın öbür gün yapacak çok şeyimiz var, çekecek çok fotoğrafımız, yiyecek tandır kebabımız, gül lokumlarımız, gidilip eli öpülecek büyüklerimiz var. Ama şu an en çok da uykumuz var.

Pansiyonumuz bir harika. Göl manzaralı odamıza çıkıp yol yorgunluğumuzu atmak üzere derin bir uykuya dalıyoruz…

*Fotoğraflar: Doğacan Onaran

*Bu yazı, 05.02.2014 tarihinde Radikal Blog’da yayımlanmıştır: http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/anne-gul-ve-yollar-48787

1 Comment

  • Feza says:

    Ellerine sağlık. Okurken sevgili muavinimle yeniden gezdim. Muhteşem Göksu manzarasındaki kahvaltıyı, Mustafa’nın rehberliğinde Çatalhöyük gezimizi. Havzan’ı arayıp bulduk kapalı olduğunu görünce çok üzülmüştük!
    Beyşehir gölünün kıyısında bir çay bahçesinde dev bardaklarda kana kana çay içmiştik. Ardından Eşrefoğlu camiini gezdik hızlıca, hatırlarsan.
    Şöförlüğüme övgülerin için teşekkürler sevgili muavinim.
    Lisedeki tarih ödevini Çatalhöyüğü gezmeden mükemmel hazırlamıştın. Burayı görmeden geçemezdik zaten.
    Pekçok Anadolu gezisinde beraber olmak dileyiğle.

Leave a Comment