Tebdil-i mekan ve ötesi

Tam bir yıldır ülkemden, şehrimden, mahallemden, dilimden, yıllardır alıştığım iklimden uzakta yaşıyorum. Ama insan gibi yaşıyorum. O kadar mutluyum ki!

Arkama bile dönüp bakmadım. Herkese tavsiye ederim. Yok yok, herkese değil; uzun zamandır mutluluğu hak edenlere, türlü zorluklarla başa çıkabileceklere, yeni birhayat için cesaret ve sabır gösterebileceklere, sıkıntıya meydan okuyabileceklere, kendi ayakları üzerinde durabileceklere. Sadece.

Tam bir yıldır, daha önce hiç öğrenmeye heves etmediğim, seçmeli ders olarak bile almadığım, yani yanından dahi geçmediğim, üçüncü yabancı dilim olan Almanca ile haşır neşirim. 6 ay aşırı yoğun bir dil okuluna gittikten ve her gün 3 saat ödev yazdıktan sonra “of tamam artık” dedim ve isyan ettim: “yetti bu kadar kurs bana, fazlasını bünyem kaldırmayacak, ben bununla gündelik hayatımı idame ettirebilirim, artık iş bulayım”.

Şu da var ki kursun 4. ayından itibaren Türkçe öğrenmek isteyen bir “tandem-partner” ile dil alıştırmaları yapmanın çok faydasını gördüm. Ancak Almanca bana, Fransızca ve İngilizce’den sonra o kadar kural kural kural geldi ki hala matematik formülü yazar gibi cümle kurmaya çalışıyorum. Dilbilgisine azami dikkat etmeye uğraşsam da günlük hayatta herkes benim sözümü bitirmemi bekleyecek kadar sabırlı olmayabiliyor. Yine de cümlelerimi doğru düzgün kurmaya gayret ediyorum.

Buraya gelirken kafamda çok fazla soru işareti, çok fazla noktalı virgül, bir o kadar da ünlem ve üç nokta vardı. Şimdiyse tabir-i caizse baya rahatım. Sırtımı Almanya‘ya bir güzel yasladım, daha da dönmem geriye.

Dil okulu öğrencisi olarak Türkiye‘den tam 2 ay bekleyerek aldığım 90 günlük vizeyi, burada 5 dakikada 15 aya uzattılar sağ olsunlar. Bu süreyi kendi adıma gayet başarılı kullandığımı düşünüyorum. Almanya’ya adaptasyon sürecim bir türlü gelmek bilmeyen yaz ve “ya iş bulamazsam ne olacak?” kaygısı haricinde acısız tamamlandı. Bu 15 ay bitmeden az evvel de tam gönlüme göre bir iş buldum ve 3 yıllık oturma/çalışma iznimi aldım. Her şey resmen tereyağından kıl çekercesine oldu. Yolu yordamı bilen birinin yanında olmak elbette işlemleri hızlandırdı ve kolaylaştırdı. Su aktı, yolunu buldu. Gözünü sevdiğimin Almanyası.

Tam bir yıldır, akciğerlerime giren oksijen miktarı en azından 10 katına çıktı. Uçsuz bucaksız yeşilliğine, ormanlarına, parklarına kurban olduğum Münih. Resmen yanaklarım pembeleşti, daha sağlıklı beslenir ve kendine iyi bakar oldum. Bavyera birası, mutfağı ve fırıncılığıyla kaynaşmamsa hiç uzun sürmedi.  Tabi kilo aldığımı söylememe gerek yok. Ama tonton kilosu bu. Mutluluk kilosu.

Avrupa’nın göbeğinde olmanın kıyaklarından biri de her sebzeyi meyveyi mevsiminde olgun olgun, doyasıya yiyebilmekmiş. Bugünler, kuşkonmaz ve ışkın zamanı mesela. Başka zaman arasan da yok. Geçen ay da sarımsak otu (bärlauch) vardı. Kısa bir süre yiyebildik, antibiyotiğimizi doğal yoldan aldık ve “seneye görüşmek üzere” dedik.

Ayrıca burada yetişse de yetişmese de her türlü meyve sebzeye erişimimiz kolay. Atıyorum yılın ilk çileği İspanya’dan geliyor; muz, avokado, mango, elma, frambuaz, frenk üzümü, yaban mersini her daim hazır olda bekliyor; risotto pirinci, kahve veya amerettini elbette İtalya’dan; papaya, passion fruit gibi egzotiklerse uzak sıcak diyarlardan. Türk mutfağından bir şeyleri özlersem de Türk marketlerinden edinebiliyorum. Gerçi bugüne kadar sadece beyaz leblebi ve cici bebe bisküvisi almaya gittim, o kadar.

Münih’e gelir gelmez yaptığım şeylerden biri, ikinci el de olsa, ayaklarımı yerden kesecek bir bisiklet almak oldu. Böylece Münih’in sonsuz bisiklet yollarıyla tanışmış, bisikletin bir araç olarak algılandığı ve kabul gördüğü bir memlekete düşmenin verdiği sevinçle yeni hayatıma adım atmış oldum.

Üstelik bisikletimi aldığım yer, bir sosyal sorumluluk proje mekanıydı. Kişiler dilerlerse artık kullanmadıkları bisikletlerini buraya teslim ediyor, bu mekan da meslek edinmek isteyen öğrencilere imkan vererek hem onlara iş öğretiyor hem de bisikletlerin yenilenmesini ve cüzi fiyata yeni sahipler bulmasını sağlıyor. Böyle güzel bir dönüşüm sistemiyle bisiklet sahibi olmak bana da ayrıca keyif ve neşe veriyor. Şimdi işe 20 dakikada gitmenin, işten eve kafa boşaltarak tin tin tin gelmenin tadını çıkarıyorum. Bisiklet önemli mevzu. Trafikte kabul gördüğü zaman, insanın eli ayağı oluveriyor. Hem spor yapmış oluyorsun hem de rüzgarı yüzünde hissediyorsun.

Bunun dışında Münih’te istemediğim kadar spor alternatifi var. Kayaktan tenise, badmintondan şerit üstünde denge yürüyüşüne, tırmanmadan pilatese. Üstelik parklar kentin her yerinde. Etraf koşan, yürüyen, egzersiz yapanlarla dolu. Bana en iyi geleniyse yüzme. Evin yakınındaki tarihi havuza giriş sadece 4.10 Euro. Mayo, gözlük ve havlumu alıp dilediğim gibi yüzüyorum. Kimse de bana karışmıyor, yan gözle bakmıyor, rahatsız etmiyor.

Bu konu benim için oldukça önemli. Bir kadın olarak kendimi yeniden sosyal bir varlık olarak konumlandırabildiğim, meme ve kukudan ibaret olmadığımı bana hissettiren bir ülkedeyim zira. Mini etek veya askılı bluz giydiğimde dönüp dönüp ağzının salyasıyla bacaklarıma veya göğüslerime bakan bir allahın kulu olmadı mesela. “Laf atan” diye bir insan tipi ile de karşılaşmadım. Bikini giyip Isar kenarında güneşlenmeye gittiğimde bile rahatsızlık duyacağım en ufak bir bakış olmadı. Bu zamana dek utana çekine giydiğim veya giyemediğim üst başımla yeniden arkadaş oldum. Oh be dünya varmış kardeşim. Türkiye’de kadın olmak ne kadar zormuş. Ne büyük handikaplarımız varmış. Ne biçim otosansürlüymüşüz hepimiz. Burada gerçekten insan bedeni özgür. Kadın bedeni bir meta değil.

İnsanlar kibar ve saygılı. Sana senden hoşlandığını belli edecekse bile adabıyla yapıyor. Rahatsızlık vermeden. Baktı ki senden yüz yok, basıp gidiyor hiç uzatmadan. Hani “Avrupalılar soğuk nevale” derler ya hep, işte o benim epey işime geliyor. Kimseyle yüz göz olmuyorsun, arkadaş saydığın insanlar geldiğin yerdekiler gibi arkadandan dedikodu kaynatmıyor.

Elbette burada da yeni arkadaşlar ediniyorum ve özellikle yıllardır burada olan, burada eğitim almış ve burada yaşamaya devam etmek isteyen Türklerle daha fazla ortak noktamız oluyor. Yoksa eşek-altın semer ilişkisi her daim geçerli.

Almanlar gayet pratik ve tutumlu. Bunu çok seviyorum. Küçücük evlerde milimetrik hesaplamaları çok önceden yapıp sana sonradan sıkıntı çıkarmıyorlar. Herkes kendi işinde uzmanlaşıyor ve onu en iyi şekilde yapmaya çalışıyor. Çocukluktan beri aldıkları terbiye bu.

Tam bir yıldır hakikaten huzurluyum. Kendi hayatıma çeki düzen vermemle yeni ülkeme alışmam eş zamanlı olarak gerçekleşti. Eski ülkemde olup bitenlerse evlat acısı gibi. Biliyorsunuz zaten, bahsetmek bile istemiyorum.

Az önce şakır şakır bahar yağmuru yağdı. Etraf toprak koktu. Güneş bize yüzünü göstersin mi göstermesin mi biraz kararsız. Ama ışık bol. Oksijen bol. Bulutları artık daha bir başka seviyorum. Kuşlar cıvıldıyor neşeyle. Şehirdeki kuş türlerini keşfediyorum. Adeta mutluluk saçıyorlar etrafa. Eşlerini çağırıyorlar. Bahar ya. Ondan.

Benim ferahlığım salt mekansal değişiklikten değil, sosyal devletin yaşayanlarına sunduğu güzelliklerden. İnsana, doğaya verilen kıymetten. Saygılı ve eğitimli insanların bol olduğu bir yere gelmekten. Varsın yaz geç gelsin, benim için öncelikler çoktan değişti.

Huzur betonda değil. Huzur içimizde de değil. Dış huzur olmadan istediğin kadar yoga yap, meditasyon yap, Hindistan’a git güneşi selamla, nafile. Isınan sudaki kurbağa misali.

Huzur azda. Huzur az eşyada. Bol oksijende. Bisiklette. Az insanda. Yeşilde. Doğada. Saygıda. Aşkta.

*Bu yazı, 23.04.2014’te Radikal Blog’da yayımlanmıştır: http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/tebdil-i-mekan-ve-otesi-57513

Leave a Comment