İstanbul’u terk etmenin iştahla ilişkisi üzerine

Bugün, İstanbul’dan Münih’e taşınalı tam bir yıl oldu. Bu birinci yılın şerefine, genel hatlarıyla bir özet geçmek istedim. Ancak bu hikaye iki aşamalı olacak, birincisi şimdi okuyacağınız “ülkeden ve şehirden gitmeye karar verdikten sonra yaşananlar”; ikincisi de haftaya okuyacağınız “bir yılda hayatım nasıl değişti, güzelleşti, sadeleşti, kolaylaştı” temalı iç açıcı kısım.

Aslında İstanbul’u, İstanbul’daki hayatımı, alışkanlıklarımı, evimi, eşyalarımı, en önemlisi de hafızamı terk etmeye 2012 Mayıs’ından beri yavaş yavaş hazırlanıyordum. İşin manen hazırlık faslı yanında bir de bürokratik işlemler, yarım kalan yüksek lisans tezinin yazılıp bitirilip sunulup jüriden geçmesi, Moda’daki evimi eşyalarıyla birlikte yeni bir kiracıya devretmem (evimi devrettiğim kişinin sonradan çok yakın, cici bir arkadaşım haline gelmesi de ayrı bir yazı konusu), şuydu buydu derken terk-i diyarımın vuku bulması 11 ayı buldu.

O günlerde henüz Gezi olayları yoktu. Ben ülkeyi terk ettikten bir ay kadar sonra başladı her şey. Ve giderek daha kötü oldu. Bugünlere geldik. Ülkede kalan arkadaşlarımın çoğu mutsuz, umutsuz, huzursuz, belirsiz ve bezginleşti. Ne olacak, nasıl bu ülke düzelecek hiçbirimiz bilmiyoruz ama gerçek şu ki hayatta yaşanacak çok daha rahat, huzurlu, yeşil, doğaya ve insana saygılı, eğitim seviyesi yüksek, ferah, refah, yalansız, sessiz, sakin yerler var.

Bugünlerde, tedirginlik, kızgınlık, huzursuzluk, öfke ve ülke buhranından dolayı çekip gitmek herkesin dilindeyken benim gidişim daha kişisel, sakince ve planlıydı. Yani beni mıknatıs gibi çeken bir sebep olmasaydı ben de hala İstanbul’da yaşıyor olacaktım belki. Ama şimdi diyorum ki iyi ki dışarıya çıkmışım. İyi ki gitmişim. İyi ki vakitlice ayrılmışım. Zira insanın, yeni bir şeyler öğrenebilmesi için, yenileşmesi için, yolunu yeniden çizebilmesi için içeriden dışarıya çıkması, dışarıdan içeriye yeniden bakması gerekmiş. Şimdi hayatımdan oldukça memnunum. Daha önce İstanbul’da, Türkiye’de hiç olmadığım kadar hem de.

Bir yandan toplumsal gidişatın boktanlığına üzülürken, diğer yandan kendi hayatımdan duyduğum memnuniyete içten içe suçluluk duyarak seviniyorum. Bu yüzden bu yazıyı yazıp yazmamak konusunda bir süre düşündüm. Ve sonunda yazmaya karar verdim; belki birilerine zihin açıcı, yol gösterici, neden olmasıncı bir vesileye sebep olurum düşüncesiyle. Kim bilir, belki de bana gıcık olanlar, mutlu ve huzurlu bir hayat kurabildiğim için mutsuz ve sinir olanlar olur. Olsun, dünyada herkese yer var. Benim yerim artık burası. Yeni memleketten selam olsun.

Haftaya görüşmek üzere!

***

Her şey olabilirmiş gibi gelirdi de, yemelerden içmelerden kesileceğim, yemek yemeyi unutacağım, yemekten soğuyacağım aklıma gelmezdi hiç. Olmadı sanırım böylesi daha önce.

Doymak bilmeyen iştahıma, 2-3 saatte bir acıkan karnıma, rengarenk tabaklarıma, “akşama ne pişireyim a dostlar?” serzenişlerime, “şööööyle güzel bir sofra kuralım mı?” tekliflerime, her zaman mutlaka taze bir şeyler olan buzdolabıma ne oldu böyle?

Bir süredir böyle. Yersen. Şahsen ben pek yemiyore.

Tamam mutfak hep düzenli, temiz, tertipli. Kuruyemişiydi, yoğurduydu, meyvesiydi hep var. Elimi neye atsam mutlaka işe yarar bir şey bulunur. Alet edevatım sonsuz. Aynı anda en az 4 en çok 8 kişiyi ağırlayabilecek kapasitede tabak çanağım var. 1 haftada anca doldurabildiğim ve bu sayede pek eskimeyen caanım bulaşık makinem de mevcut.

Mevcut, mevcut da, ya iştah yoksa? Ya evde yoksam? İşte o noktada bir gariplik söz konusu.

Kısa durum değerlendirmesi yapalım;

1. Aşık oldum. Ve hayatımda son kez aşık olduğumu ilk andan beri biliyorum. Hikayemiz uzun ve bir o kadar da inanması güç belki. Bu bile iştahsızlık için yeterli bir sebep aslında. Kalp çarpıntılarıyla, kelebeklerle, gökkuşağıyla ve duygu çalkantılarıyla yaşıyorum.

2. Hayatım için dönülmez akşamın ufkunda önemli kararlar almaktayım. Hatta çoğunu aldım, azı kaldı. Sıra uygulamaya geliyor.

3. Kararlar alındıktan sonra hayata geçirilebilecek olanlar ve olmayanlar diye de bir ayrım oluyor ister istemez. Neyse o kadar ıcığını cıcığını düşünüyorum ki her şeyin, uygulamalarda sorun çıkmıyor sabırsızlığımdan, tezcanlılığımdan ve “eyvah! zaman hızla daralıyor” telaşımın getirdiği hay huylardan başka. Endişeli, kaygılı, düşünceli ve aşırı heyecanlıyım. Hüsnü kuruntularım da cabası.

4. Evimi kapatmakta, eşyalarımı ayıklamakta, sürekli olarak atılacak/verilecek/satılacak/artık bende işlevini yitirmiş ve sadece evde yer kaplayan “şey”lerden kurtulmaya çalışmaktayım.

5. Onlar bir şey değil de, yaşadığım şehri, hatta ülkeyi ve dünyamı değiştirmekteyim. Yani Felix’in o rekorlar kıran serbest düşüşünden sonra ettiği iki çift lakırdıda bahsi geçen “uzaktan bakılınca küçük, içindeyken koskocaman dünyamı”.

6. Ayrıca diğer yandan yüksek lisans tezimle uğraşmaktayım. Bir mezun olamadım anasını satayım. Sosyolojiden sonra buna hiç bulaşmayacaktım, da işte, öyle oldu. Uzataaaa uzataaa, istemeye istemeyeee bugünlere kadar geldi sakız gibi oldu. Aslında yazın oturdum, güzel de bir konu buldum, aslanlar gibi 80 sayfa yazdım. Geçen hafta teslim ettim. Şimdi onun düzeltmesiydi, baskısıydı, jürisiydi derken yeni yıla sarkacak. Zaten kendi okulum diye demiyorum ama ben bizim okuldan şu son 4 yılda bir şey anladıysam ne olayım. Tez bitse de gitsek kıvamına çoktan geldim! Umarım bunca uğraş, ileride işime yarar.

7. Bir dil, bir insan diyerekten yeni bir dil öğreneceğim. Yaş 27. Bu zamana kadar 2 dil öğrendim, ikisini de Türkiye’de öğrendim. Ve hepsi lise döneminde kaldı. Şimdi yaşımın yüksekliğiyle yeni bir dil öğrenme kabiliyetimin düşeceğini düşünürken; bu yeni dili, kendi ülkesinde öğreneceğim için, öğrenebilme imkanlarım yüksek, pratik yapma fırsatlarım fazla olacak. Çoktan seçmeli, iki şıkkı birbirine yakın zor bir soru gibi anlattım ama aslında şu tezi atlattığımda her şey güzel olacak. A tabi dil okulunu ayarlayıp oturum izni alma kısmı var bir de. En can alıcı nokta oymuş gibi geliyor.

8. Bir çift olarak yaşamaya başlayacağız. Düşünce olarak çok güzel ve fakat bu uzun soluklu manada bir ilk olacak benim için. Yalnız yaşamaya alışanlar için, birlikte yaşamaya başlamak, hem de 40 metrekarelik bir evde, oh mon Dieu! Üstelik iki çok aşık ve aynı zamanda çok delikanlı, icabında cazgır kavgalar edebilen bir çift olduk. Her nasılsa çok eminim birbirimiz için yaratıldığımıza. Sonumuz hayrola. Aşkım.

9. Yeni evde bulaşık makinesi yok. Bunu düşününce bile hayat çok zor olacak diyebiliyorum. Nedir ki yani, tak eldiveni aç suyu yıka, bulaşık makinesiyle mi doğdum sanki? Sakin ol. Olayım. Olsunlar.

10. Yurt dışına ilk etapta sadece kışlık kıyafetlerimi götüreceğim. Ama nasıl? Çözümü vakumlu poşette bulacağıma inanıyorum. Ama bu da henüz pratiğe dökülmedi. THY’de 30 kg bagaj hakkım var her seferde. PTT’de 20 kg’lik koliler halinde yollayabiliyorum ama sigorta yapmıyorlar, kaybolursa gitti oncaaa para verip severek aldığım giysi&ayakkabı, vallahi evlat acısı gibi olur, üstelik koli başına 96 TL. Kafam karışık.

11. Sonbahar geliyor. Üşüyorum.

Bu liste uzaaaaar gider. Sırtıma ağrı girdi bak yazarken bile. Ağzımdaki sakız da çiğnenmekten, çamaşır suyuna basılan bembeyaz cırt-ayşe-teyze çarşafları gibi yırtıldı yırtılacak neredeyse.

Aylardır bunlar için hazırlanıyorum ben işte. Yeni bir hayat için. Bir aşk çıktı karşıma ve bana yeniden güç verdi. İlham verdi. Hadi dedi, ben de dürttüm kendimi ve kendime hadi dedim, öyle bezmiştim ki hayattan, buna rağmen kalktım ayağa, bu işlere kalkıştım. Bir enerji geldi, nur doğdu yüzüme. Boru mu. Tabi ki en hassas yerim, canım midem, bunca şeye dayanır mı?

Neyse abartmayayım, acınacak halde değilim. O ennnn zorlu kısmı atlatalı 2 hafta oluyor. Yani karar alırkenki o feleğin çemberinden geçme halini geçeli. Bundan sonrasının çorap söküğü gibi geleceğini umuyorum. Aykut Oğut’un evrenden torpillerini bir daha okuyayım. Atladığım şeyler oluyordur illa ki bunca şey olup biter iken kafamın içinde. Sıradaki isteklerimi kağıda yazıp duvarıma asayım.

Geçende Twitter’a şöyle yazmıştım, çok da hoşuma gitmişti, hatta “yeni bir şiir çıkar mı ya bundan?” diye bile sevinmiştim zira aylar oldu yazmıyorum şiir miir de; en sonuncusu sevgilim içindi: “Yalnızken yemek yemek o kadar sıkıcı ki tek öğüne indirdim gündelik itibarımı.”

Heeeaaaa bak buldum mu anahtar kelimeyi! Yalnızlık. İşte bütün mesele bu.

Demek ki neymiş, aşk, düşünceler, değişimler, kararlar, yeni hayata geçiş, insanın iştahını kapatabiliyormuş. O zaman düşünce gücüyle giden düşünce gücüyle gelir diyerekten ben bir mutfağa halleneyim, bakayım ne varmış ne yokmuş. Olmadı bir bardak su içer yatar uyurum,

Nedir ki. Ölmeeecez ya.

*Bu yazı, 16.04.2014’te Radikal Blog’da yayımlanmıştır: http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/istanbulu-terk-etmenin-istahla-iliskisi-uzerine-56781

Leave a Comment