İnsan neye inanır?

Dine. Aşka. Paraya. Sözlere. Kendine. Hikayelere. Sevdiklerine. Gördüklerine. Duyduklarına. Kendinden büyüklere. Mantığını açıklayamadığı güçlere.

Peki neden inanıyoruz? Yalnız hissetmemek için mi? Kendimizden başka doğruları inandıklarımızla açıklamaya mı? Hayatın anlamını sorduklarında yanıtsız kalmayalım diye mi? Bir madde/mana/kişi aramak ve bulmak ve onu hayatımızın biriciği haline getirirken var oluşlardan bahsetmek için mi? Sorgusuz sualsiz, ‘şeyler’i kabullenmenin verdiği hazzı yaşamak için mi?
Bir şeylere inanmak demek illa o şeylerin yüzünü görmek değildir. O şeylerin doğrularını bilmek de yeter. Varoluşçuluğun yegane temeli budur. Zihin ve beden sıkışmışlığını/sıkılmışlığını inanılanlarla aşmaya çabalarız. Çünkü inandığımız şey doğrudur, gerçektir ve bize özeldir; inanıldığı süre boyunca –bu belki bir an, belki bir ömür, belki yüzyıllar olur- da sorgulanmaz, üzerine konuşulmaz, mahremdir. Bizim bakış açımızla var olur. Bakarsak bağ, bakmazsak dağ olur.

Bir adama inanırsın mesela bir gün, aşık olursun, kelebekleri hissedersin midende, yemeden içmeden kesilir, hep gülümsersin, aşkın tüm semptomlarını yaşar, onun her sözüne kanarsın hiç sorgulamadan. Sonra bir bakarsın ki zaman geçmiş, delik deşik olmuş kalbin; yaralanmışsın, çok ağır darbe almışsın hiç fark etmeden, kör olmuş gözlerin. Her inandığın doğru, meğer yalandan bir balonmuş. Patlamış bir gün. İçindeki havasını boşaltarak son nefesini verip pörsüyerek ayaklarına düşen cansız bir balonmuş her şey. E hani uğruna canını verecek kadar sevdiğin adam? Gitti mi? Hay Allah…

Bir ihtimal daha var o da inanmamak mı dersin? İnançsızlık, toplum içinde ayıplanan bir durumdur. Her şeyden önce bir dine inanmalısın. Sonra ailene, büyüklerine, öğretmenine, bir kıza/erkeğe, evliliğe, devlete, işverene, paraya, güce, ölüme. Hepsine ayrı ayrı itibar göstermelisin. Ancak o zaman var kabul edilirsin çünkü. Aksi, seni anarşist, düzenbozucu, rahatsızedici, röntgenci, ikiyüzlü, sıradan, fırsatçı, taklitçi yapar. Dışlanırsın. Sansürlenirsin. Böyle oldukça inancını daha da hızlı kaybedersin. Sözler verilir, sözler tutulmaz, sen Pinokyolar’ı fark edemez hale gelirsin. Uyuşursun zaten bir süre sonra, algıda sıçıcı olmaya başlarsın. Ne doğruydu ne yanlış, bir türlü karar veremezsin. Bir şeye inanırsan, vardır. Bir şeye inanmazsan, yoktur. İşte bütün mesele bu azizim. Tanrı vardır. Tanrı yoktur. Aşk vardır. Aşk yoktur. Plasebo etkisi.

Önce kendine inan, gerisi nasılsa ya işine geldiği gibi olur ya da olmaz.

*Bu yazı, http://issuu.com/sizemagazine/docs/beliefissue/119#share adresinde ve Size Magazin’in İnanç sayısında yayımlanmıştır.

Leave a Comment