Hoşça kalın 20’li yaşlar!

Bugün günlerden 20 Mayıs. Ve merhaba 30!

Bence 30, yolumun üçte biri.

Diğer yandan, daha 3 yıl önceye kadar lay lay lom aklım beş karış havadaymış meğer, sanki 27 ile birlikte bende bir dönüşüm başladı ve hala devam etmekte diyorum. Yani aslında son 3 yıldır ne istediğimi; daha da önemlisi ne istemediğimi biliyor ve keşfetmeye devam ediyorum.

Kendimi tanımam zaman aldı epey, haliyle dünyayı ve etrafımı da. 12’de başladıysa ergenliğim, 27’de bitmiş olabilir. Bilim insanları günümüzde ergenliğin 30’a kadar devam edebileceğini söylüyorlar.

20’li yaşlarımda olan biten her şeye teşekkür ediyorum. Beni bugünlere getirdiler, gelişimime katkı sağladılar. Doğruyu yanlışı deneyimleyerek öğrenmeme sebep oldular. 30’la birlikte daha dingin, daha yaratıcı, daha yapıcı ve üretken olacağımı hissediyorum.

Öte yandan 45’ime kadar enerjimin en yüksekte kalacağını öngörüyor ve hayatta ne yapmak istiyorsam bu aralıkta yapacağıma inanıyorum. Sonrası, yapıp ettiklerimin kaymağını yemek olmalı. Bahçem olmalı, ağaçlarım olmalı, meyvelerim olmalı. Görmediğim memleket kalmamış olmalı. Ruhum, özgürlüğünde hat safhaya ermeli. Ama ölmeyecekmiş gibi de yaşamamalı. Tüm o “an”ların içinde kalmalı.

Öğütlerden, şunu yap bunu yapmalardan çok, yaşayarak öğrenmeyi seviyorum ben. Bir musibet bin nasihatten yeğdir misali. Ayrıca öğüt verenin sözünden ziyade yapıp ettiklerine bakıyor, anlattıklarını tecrübe etmişse eğer ikna olup ona inanıyorum. Boş laflara karnım tok. Zaten tahammülüm de yok. Galiba hiçbir zaman olmadı.

Uzun süren öğrenim hayatımdan ve ailemin desteğini artık “acil ihtiyaç halinde camı kırınız kutusu” olarak kilitli sandığa kaldırdığımdan beri, tamamen kendi ayaklarım üzerinde duruyorum. Ekonomik özgürlüğün tadı ve kendi ihtiyaçlarını kendinin karşılıyor olması kadar güzel ve tatmin edici bir şey yok. Kimseye bağın olmadan, ayak bağı veya yük olmadan yaşamını sürdürmek paha biçilemez. Bunu elimden kralı gelse alamaz. Üretmeye, çalışmaya, yazmaya, kazanmaya, başarmaya devam etmek için pek çok şeyden vazgeçebilirim.

Kendime ve çevreme karşı artık daha iyimserim, hayatı daha çok seviyorum, doya doya yaşamak neymiş biliyorum. Kendimi farklı konularda zorluyor ve güç denemeleri yapıyorum. Ben yapmasam zaten hayat yaptırıyor. Göze alabildiğim şeyler giderek artıyor. Az eşya, az insan, genel olarak “az” kavramı, huzurun anahtarıymış zira. Gülümsemenin değeri paha biçilmezmiş.

Ailen, ne olursa olsun yanındaysa, onlara ne kadar kızsan da fark etmezmiş; onlar hep ailen olarak kalırmış. Yanında olmayansa, uzakta oan değil yanında hissettirmeyen demekmiş.

Aşk için tahammül değil, emek, kabul ve sabır gerekmiş. İşte o zaman aşk, gerçek aşk olurmuş.

Bir süre önce bedenime karşı olan savaşım bitti, onu seviyorum, kabul ediyorum, iyi bakıyorum, bol su içiyorum. Ruhumla dengede ve uyum içinde olmasına çabalıyorum. Hızlı gitmişsem, Kızılderili inanışındaki gibi ruhumun bedenime yetişmesini bekliyorum. Bakıyorum. Görüyorum. Nefesimi dinliyorum.

Doğaya olan merakım arttı, felsefeye olan hayranlığım da. Kelimeleri hep sevdim, onlarla oynamayı, cebimde taşımayı, defter kalemsiz gezmemeyi sürdürüyorum.

Meryl Streep, “Kırklı Yaşlardan Sonra Farkındalıklarım” başlığıyla aşağıdaki satırları yazmış ancak ben şimdiden kelimesi kelimesine aynı şeyleri düşündüğüm ve hissettiğim için aynen paylaşmak istedim. Belki benim cümlelerim biraz daha pozitif fiillerle bitebilirdi ancak anlatılmak istenen değişmezdi:

“Bazı şeyler için artık sabrım yok; ukala biri haline geldiğim için değil, aksine hayatımda artık beni mutsuz eden ya da üzen şeyler ile vaktimi daha fazla kaybetmek istemediğim bir noktaya ulaştığım için.

Laf sokmalara, haddinden fazla eleştirilere ve hangi türden olursa olsun talep ve beklentilere artık sabrım yok. Benden hoşlanmayan insanları memnun etmeye, beni sevmeyen insanları sevmeye ve bana gülümsemeyen insanlara gülümsemeye yönelik arzumu kaybettim. Artık yalan söyleyen ve beni yönetmek isteyen insanlara bir tek dakika bile harcamak istemiyorum. Oyunların, ikiyüzlülüğün, sahtekarlıkların ve ucuz övgülerin olduğu ortamlarda bulunmak istemiyorum.

Çok bilmişliğe ve akademik ukalalığa tahammülüm yok. Aynı şekilde boş dedikodulara da bulaşmak istemiyorum. Uyuşmazlıklardan ve karşılaştırmalardan nefret ediyorum.

Farklılıklardan, hatta zıtlıklardan oluşan bir dünyaya inanıyorum, bu nedenle katı ve toleransı olmayan olan insanlardan kaçınıyorum. Arkadaşlıkta sadakatsizlikten ve ihanetten hoşlanmıyorum. Birisine nasıl iltifat edileceğini ya da cesaretlendirmek için ne diyeceğini bilmeyen insanlarla bir arada olamıyorum. Abartılar beni sıkıyor. Ve her şeyin de üzerinde, sabrımı hak etmeyen hiç kimseye sabrım yok.”

Bir de Can Dündar’ın adıyla internette dolanan ancak kendisi tarafından ona ait olmadığı açıklanan “Olgunlaşmak” başlıklı bir yazı var ki o da okuduğumda “hah işte bu!” dedirtmişti; düşük bel pantolon ve yemekle ilgili kısımlar hariç. Okumak isteyenler için bütünüyle burada:

“Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun. Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi. İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var. Ben demiştim sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele. Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok şey var ama çok da yorulmaktan, kendimi çok da hırpalamaktan yana değilim. Gerektiğinde hayır demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor. Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum. Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.

Aileme, eşime ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor. Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar. Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece. Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.

Önce kendine güzel görünmelisin, kokoz da deseler kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim. Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı. Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu. Sonra Sezen’in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.

İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor. Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk. Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek. İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor. Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor. Bir gün hepinizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.”

Nazım’ın da dediği gibi, “yaşamak güzel şey be kardeşim!” Doğum günüm kutlu olsun!

Doğacan Onaran

Leave a Comment