Yaşamam gerekiyordu, yoksa ölecektim

Gitmeye karar vermek

Gitmek hiç akılda yokken gidenlerden olmuş oldum ben. Birdenbire. Şıp diye. Pat diye. Güm diye. Aslında köklerine, yerine, suyuna, havasına sıkı sıkıya bağlı ama bir o kadar da dallarını savuran, yapraklarını estiren rüzgara hayran bir ağaçtım ben. Tebdilimekânın dinamizmine inandım. Kök salmanın erken olduğunu bildim. Gençtim. Aşıktım. Yerimde duramazdım. Kalbimin sesini dinleyip başka hiçbir şey duymayarak mıknatısa doğru, ona karşı koymadan gidiverdim. Tüm hayal kırıklıklarımı, gönül yaralarımı, uçsuz bucaksız yalnızlığımı toparlayıp bir valize koydum ve gittim.

Spontanlığı sevenlerden oldum genelde. Kafasına eseni hemen şu an, şu saniye yapma tezcanlılığında olanlardan. “Çok da plan yapmamak lazım, düşün düşün boktur işin” diyenlerden. Yine de gitme kararını verdikten sonra harekete geçip evimi, sokağımı, şehrimi, ülkemi ancak 10 ay sonra terk edebildim. Ilık bir nisan günüydü. Hiç hatırlamıyorum. Çok heyecanlıydım.

Hayatımda çok heyecanlı olduğum zamanları genel olarak hatırlamam ben. Size de oluyor mu? Sanırım anda olmanın verdiği bir hal bu. Geçenlerde özgür bir kuş gibi oradan oraya uçan canım arkadaşımın dediği gibi: Carpe the f*ucking diem. Hayatın tadı ancak bu şekilde çıkabiliyor zaar.

Nasılsa bıraktıklarım hep oradaydı. Orada kalacaktı. Bu gidişin bir dönüşü olurduysa eğer, gelecek yerim belliydi. N’olcaktı ki? En alttaki hissim buydu. Beni bekleyen yeni maceralar vardı ve hayat akıyordu, onu kaçıramazdım. Yaşamam gerekiyordu, yoksa ölecektim. Ne bekleyecektim ki? En üstteki hissim de buydu. Ben de aralarda bir yerlerde dolanıyordum.

Ev kapatma, eşya dağıtma, yüksek lisans tezini yazıp jüriden geçme, yeni ülkeye gitme işlemleriyle uğraşma, bekleme, bir ara delirip gitmekten vazgeçme, tekrar gitmeye karar verme, bekleme, sabırsızlıktan ölme derken bu ızdırap dolu ve sıkıntılı süre geçiverdi.

Yeni hayata merhaba

Ve ben dilini bile bilmediğim acı vatanda, yepyeni bir diyardaydım. Gözümü karartmıştım. Gönlümü ve algımı sonsuza açmıştım. Aslında içimi yakan ateşin, karnımda uçan kelebeğin, kanımda akan çiçeğin tüm sorumlusu buydu; sevdiğinin yanında olma arzusu, onunla bütünleşme, tamamlanma, hayatı anlamlandırma dürtüsü. Oysa türlü zorlular beni bekliyordu. Henüz hiçbirinden haberdar değildim.

Yine de ilk yıl nispeten rahat geçti diyebilirim, hatta ikinci de. Tabi dile kolay. Almanca öğrenmekle uğraşıyor, yeni şehrimi, etrafımı, sevdiğim adamı keşfediyor, bisikletli hayatın ve bir kadın olarak büyük bir kentte özgürce yürüyebilip saygı duyuluyor olmanın, alıp da giyemediğim kısa eteklerimin, uçsuz bucaksız yeşil alanların, kamusal alanda özgürce vakit geçirebilmenin, yeşilin, mavinin, düzenin, sistemin, temiz sokakların, sadece 1,5 milyon nüfuslu zengin bir Avrupa kentinde yaşamanın ayrıcalıklarının, güleryüzlü insanların ve daha pek çok şeyin tadını çıkarıyordum. Henüz turistliğim devam ediyor, adaptasyon sürecimse bitmek bilmiyordu. Şikayet edecek bir şey bulamıyordum yeni şeyler keşfetmekten. Belki sadece güneş açmayınca mızmızlanıyordum. Ya da bisikletle giderken önüme yaya fırlayınca kızıyordum.

Bitmek bilmez dil okulu maceramdan sonra, daha doğru düzgün Almanca cümle bile kuramazken (“life is too short to learn German – hayat Almanca öğrenmek için çok kısa” deyişinin ne kadar doğru olduğunu yaşayarak öğrenecektim) büyük bir şansla beni bulan işime başlamıştım, her gün gidip geliyordum. İşten sonra kendime zaman ayırabiliyordum. Hayatımdan memnundum. Oh ne alaydı. İşler tıkırındaydı. Bürokratik kısımlarda da aşmak zorunda olduğum engeller kolayca halloluyordu.

Zorluklar

Ancak zorluklar ikinci yılın sonunda baş gösterdi. Hatta üçüncü yıla girerken öyle bir arttı, öyle ağırlaştı ki bir ara dönmeyi düşündüm. Gelişimden, hayatımdaki radikal değişimden beklentilerim oldukça yüksekti ve onlar karşılanmadıkça meyilim dönmekten yanaya kaydı. Almanca’dan nefret ediyordum. Almanlar’dan nefret ediyordum. Her şey negatife doğru çığ gibi gidiyordu adeta. Özlem de henüz baş göstermişti. Ama başka majör sebepler vardı. İşlerim hep ters gitti. Tüm iyi niyetime rağmen çalıştığım işte dolandırıldım. Üstelik bir Türk tarafından! Ayrıca üst üste türlü türlü saçmalıklar yaşadım. Yeter dedim, yetti. Ben daha fazla dayanamam, o kadar zorlanmanın, kendimi üzmenin de alemi yok.

İyi de nereye dönecektim? Ardımda bıraktığım ülkeden hiç iyi haber gelmiyordu neredeyse ben Almanya’ya taşındığımdan beri. Yani başta bahsettiğim “en alttaki his” yerle bir olmuştu. Hiçbir şey bıraktığım gibi değildi ki. Herkes ülkede olup bitenlerden yaka silkmiş, kaçabilmek için farklı yollar arıyordu. Bense ailem ve arkadaşlarım için endişe duyuyordum.

Sonra hayatımdaki zorluklar bir şekilde minimize oldu. Yok olmadılar tamamen ama azalması bile beni epey hafifletti. Bu süreçte aklımı salim tutmayı becerebildiğime inanamıyorum. Ama yapabildim. Öldürmeyen şey güçlendiriyor zaar. Sabır, umut ve şükür öğrendiğim değerlerin en başlıcaları oldu bu dönemde. Geri dönmüyordum. Artık buradaydım. Ve her şey düzelecekti. Sevgilimle birlikte daha da güçlenip el ele yürüyecek, koşacaktık. Umut, fakirin de zenginin de orta hallinin de ekmeği hakikaten. İnsanız sonuçta, hepimiz güzel şeyler hak ediyoruz. Hak etmediğimiz şeyler yaşadıkça üzülüyor, başka çözüm yolları aramaya başlıyoruz. İsyan ediyoruz, enerjimizi negatife yönlendiriyoruz. Derken ardı ardına negatif olaylar oluyor. Ne zaman biteceğini bilemeden oradan oraya savruluyoruz.

Ancak şimdi de yeni bir derdim var: özlem. Gurbet. Hasretlik. Ağır basıyor. Dedemi, annemi, arkadaşlarımı, eski mahallem Moda’yı, kazandibini, ayşekadın fasulyeyi, Türkçe konuşmayı, kızlarla spontan buluşup iki lafın belini kırmayı, vapura atlayıp Boğaz’da dolaşmayı, sokakta kedi görüp sevmeyi, çekirdek çitlemeyi (çünkü Avrupalılar çekirdeği sadece papağan yemi olarak görüyor), deniz kokusunu çok özlüyorum. Hep de özleyeceğim sanırım. Yine de Türkiye’ye daha sık gidip gelerek bunların üstesinden gelebiliyorum. Ülke fokur fokur kaynıyor ve ne zaman ne olacağı belli değil. Bu 4 yılda yaşananlar akıl alır gibi değil. Adeta sürekli uçurumun kenarında. Onu uzaktan sevmek de aşkların en güzeli bu durumda.

Başka bir dilde yaşamak

Bu arada yazımı bitirmeden son sözümü Türkçe’yi ne kadar çok sevdiğimi fark edişime ayırmak istiyorum. Almanca da güzel dil (!) -en çok yan yana kelimeler getirerek yeni bileşik kelimeler üretme faslını seviyorum- ama gel gör ki Türkçe’nin kıvraklığı, esnekliği, kelime haznesi, atasözleri, deyimleri, kalıpları, tonlaması, fiil çekimleri, sondan eklemeleri, adeta tüm grameri ve kökeni kendimi ifade ederken o kadar zarif ve zengin ki hiçbir dil onun yerini tutamaz diye düşünüyorum. Elbette anadilim olduğu için ona aşırı pozitif ayrımcılık yapıyor olabilirim ama yine de dilbilimcilerin beni doğrular açıklamalarına denk gelmişliğim var. O yüzden Türkçe yazmayı, konuşmayı, okumayı asla bırakmıyorum. En içimde kalan şeylerden biri, buraya yıllardır özenle düzdüğüm canım kütüphanemi getirememiş olmak. Gidip geldikçe kutularımdan 2’şer 3’er valize atıyorum yine de.

Bu noktada Almanca’ya Almanya’da sıfırdan başladığımın altını çizmek isterim. Ortaokulda Fransızca, lisede İngilizce eğitim aldım, üniversitedeyse Türkçe devam ettim. Yani bu dille o kadar ilgim alakam yoktu ki seçmeli ders olarak bile almamıştım. Kuralcılığı, her kelimenin ayrı belirtecinin oluşu ve aslında tüm gramerin bu belirteçlere ve ona uygun son eklere karar verilmesine göre belirlenmesi beni çileden çıkarabiliyor. Doğru bir Almanca cümle kurmak için tüm alt yapıyı, ekleri, çekimleri, belirteçleri, son ekleri, ön ekleri, kuralları, kelimelerin farklı anlamlarını -ohooooo- bilmek zorundasınız ve siz bir cümle kurana dek içinde olduğunuz muhabbet kaçıp gidebiliyor. Sıkça kullandığım deyimleri Almanca’ya çevir de söyle bakalım, bütün anlamı esprisi yok olup gidiyor. Zaten kültürel hikayeleri olduğu için çeviremiyorsun da. “Eşek hoşaftan ne anlar?” Hadi bir çevir bakalım. “Çevir kazı yanmasın.” “Acı patlıcanı kırağı çalmaz.” “Hamama giren terler.” “Her kuşun eti yenmez.” “Çam sakızı çoban armağanı.” Yok, atasözleri ve deyimleri kullanamıyorum. Almanca’dakileri öğrenmeye de hiç hevesim yok ne yalan söyleyeyim. Aynı tadı vermeyecek çünkü biliyorum. Mesela kafadan üşütükler, hatta deliler için diyorlar ki, dolapta fincanları eksik. Bu ne ya?

Mizah anlayışını da hiç anlamıyorum. Türk mizahı o kadar zengin ki! Bu topraklardan öyle mizah çıkamaz. Çıkmamış. İroni az. Renk az. Dans az. Kafalar bambaşka çalışıyor. Mizah anlamında bambaşka dünyaların insanlarıyız.

Bu arada şu da başka büyük bir sorunsal olarak karşıma çıkıyor: aynı dili konuştuğun, aynı memlekette yaşadığın insanla anlaşamamak mı daha çok yaralıyor yoksa farklı diller konuşup sırf onun ülkesinde yaşadığın için söylemek istediklerini sürekli surette onun diline simultane çeviri yaparak konuşmak ve anlaşmaya çalışmak mı bilemiyorum. Hakikaten bilmiyorum. Başka bir dille yaşamak o kadar zor ki bunu ancak yaşayan bilir. Gel gör ki kendi dilinde konuştuğunda da kafalar bambaşka dünyalarda olduğu için anlaşamıyorsun. Pek çok konu gibi bu sorunsalın da üzerine çok kafa yoruyorum. Net bir çıkarım yapamıyorum. İki ucu boklu değnek. Elbette tahmin edeceğiniz üzere trafikte, bisiklette veya yayayken biri canımı sıktı mı, üstüme çıkmaya çalıştı mı, hakkımı yedi mi basıyorum Türkçe küfrü, ohh acayip bi rahatlama geliyor. Canım Türkçem. Çok seviyorum kendi dilimi. Hiçbir dile de değişmem.

Alt üst olmak

Gitmeyi düşünenler için diyebileceğim şu ki, ülke, dil, eşraf değiştirmek hakikaten kolay bir süreç değil. Dantel gibi işlemek, sabretmek, emek vermek ve en önemlisi bunu gerçekten çok istemek gerekiyor. Yolunuza çıkacak şeylere tahammül gücünüzün olması gerekiyor. Yoksa da zaten ister istemez bir şekilde olduruluyor. Olmadığı noktada dönmeyi düşünebiliyorsunuz. En azından dönecek bir yerinizin, ailenizin olduğunu bilmek, çıkmadık candan umudu kesmemenize yardımcı oluyor. İçinizdeki gücü de yaban ellerde zorlandıkça keşfetmeye başlıyorsunuz. Diyorsunuz ki “kendi vatanımda çile çekeceğime, insan gibi yaşayabileceğim bir yerdeyim, varsın dilini yeterince konuşmayayım, yeter ki insan gibi davranılayım”. Doğup büyüdüğümüz topraklarda insana öyle değer verilmiyor ki, doğaya, canlıya o kadar hor davranılıyor ki, bu gerçekleri yavaş yavaş kaynayan tenceredeki kurbağa misali körelerek, körleşerek, hissizleşerek göremez hale geliyoruz. Memleketin içiyle dışı arasındaki ısı farkı o kadar büyük ki ancak çıkınca şok etkisiyle anlıyorsunuz. 

Unutmayalım ki hayatta her şeyin bir bedeli var. Ben tüm bu süreci kas geliştirmeye benzetiyorum. Kas yapmak hedeflendiğinde, kaldıracağınız, tekrarlayacağınız ağırlığın, atacağınız terin, uyacağınız disiplinin, edeceğiniz sebatın ve temelde sahip olacağınız inancın haddi hesabı yok. Hayat da böyle değil mi zaten? Sonunda başarıyorsanız tamamsınız. Güçlendiniz. Omurganız dik. Sırtınız pek. Bir sürü başarısızlıktan sonra başarıyor olmak da inanılmaz bir keyif veriyor. Hak etmek, uğruna çalışmak ve sonunda gelen büyük ödül.

Kıssadan hisse, bugün bu acı vatanda 4 yılı bitirip 5.ye girdiğimde artık “burada hava güzel” diyebiliyor olduğumu söyleyebilirim sanırım. Şems-i Tebrizi’nin “Düzenim bozulur, hayatım alt üst olur diye, endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” sözünü de buraya bırakayım, belki lazım olur.

Bavyera’nın gülü Münih’ten selam olsun.

*Bu yazı ilk olarak, 23.07.2017’de Burada Hava Güzel‘de yayınlanmıştır.

Leave a Comment