McDonald’s hamburgeri mi Slow Food şefinin tadım menüsü mü Gülse Birsel mi?

O son Avrupa-Memleket-Kruvasan üçgenindeki yazısından sonra artık bırakın bence ‘sadece’ Gülse Birsel okumayı; biraz zihninizi açan başka yazılar, kitaplar da okuyun. Çeşitlendirin dimağınızı. Bakın sakın bir daha Gülse Birsel okumayın demiyorum. Diyorum ki McDonald’s’ın ne idiği belirsiz hamburgerini de yiyin, slow food felsefesiyle donatılmış bir restaurantta şefin tadım menüsünü de tadın. Aradaki farkı görebilin diye. Sonra seçim sizin. Şunun şurasında demokratiğiz nasıl olsa canım.

Not: İşbu yazı aslında Facebook duvarımda, en aşağıda linkini vermek istediğim yazıyı paylaşmadan evvel ben de iki satır yazayım da öyle paylaşayım diye başladığım, içimdekileri yaza yaza bitiremediğim, birbiri ardına dökülüveren cümlelerimi ne kadar kısa tutmaya çalışsam da adeta bir başka yazıya dönüşen fikirlerimden oluşmaktadır. Bahsi geçen Gülse Birsel yazısı da burada, hala okumayan kaldıysa (!).

5 gün Avrupa’ya tatile gidip bütün Avrupa’yı hatmettiğini sanmak (?), ülke bok içinde yüzerken hayatı sadece Nişantaşı’nda akıyormuş gibi algılamak (?), refah içinde, huzurla, düzenle yaşamayı sıkıcı bulmak (?), türlü insanın türlü duygudurum bozukluklarıyla karşılaşmayı eğlenceli görmek (?), Avrupa’da gazetecilerin beleşe para kazandığını söylemek (?), ülkede her an ölümle burun burun olmanın tam tersinin ‘mıy mıy’lık olarak değerlendirmek (?) = hiciv yapıyorum derken gözünü çıkarmış bu sefer.

E onun da bu istikrarlı bir şekilde dengesiz ülkede kafası yandı tabi, bu gayet anlaşılabilir bir şey ve fakat misyonu ‘insanların karışık olan kafasını iyice karıştır, ortaya alevli yanarlı dönerli eğlenceli gibi görünen ama zırvalayan bişiler koy, çerez gibi okunsun ama mümkün olduğunca boş olsun’ oldu. Veyahut da sosyetik kokotlara eğlencelik bişiler yazıp, ‘ay ben de çok komik bir kadınım ya!’ demek oldu. Bilemiyorum ikisinden biri. Ya da en en en iyi ihtimalle, dün paylaştığım yazıdaki Stockholm sendromu muzdariplerinden biri oldu diye düşünüyorum. Ülkede metaforikçe rehin alınıp mahsur kalan, bırakıp gidemeyen ama aslında içten içe her şeyden nefret eden, eli kolu bağlı, okumuş, akıllı, fikirli, geniş görüşlü ve olaylara katlanmak konusunda sınırlarını zorlayan ve bir yerlerde umudun kırıntısını arayan pek çok insan gibi.

Tabi ki herkesin yaşama mekanı algısı kendine. ‘Benimkı’ sadelik ve huzur üstüne. Varsın güneş ışığı az olsun, ama asgari ücret dahi kazansam bana yetsin, sokaklarda sürünmeden yaşayabileyim, hastalandığımda devlet sigortam sayesinde insan gibi her türlü hizmeti alabileyim, trafikte bisikletli olarak hatta yaya olarak bana saygı duyulsun, yol verilsin, ben şaşırayım, sosyal hayatta bir kadın olarak hiçbir sıkıntı yaşamayayım; sarkıntılık, lafla sözle rahatsızlığa maruz kalmayayım, tecavüze uğrar mıyım korkusu yaşamayayım, yıllarca giyemediğim şortumu eteğimi elbisemi özgürce giyebileyim, devletin polisi Twitter’dan vatandaşlara tatlı tatlı twitler atsın, sokakta gay parade varken seninle fotoğraf çektirsin, hafta sonları 2 saatlik yolculukla başka bir ülkede olabil ve bunun için vize gerekmesin, ötelenme itelenme, hayatında bir gelecek kaygısı olmasın, onun yerine kişisel gelişimin için kafa yorabil, ailen seni kendi kendine yetebilecek görüde yetiştirsin, bir birey olduğunun daha anne karnındayken farkında ol, özgürlüğün, demokrasinin, sosyal devletin ne demek olduğunu satılmış medyada tekrarlana tekrarlana içi boşaltılan kavramlar olarak değil de yaşayarak öğren, yollarda bir tane çöp görme, sokaklarda bir tane dilenci, ölmüş veya yaralı sokak hayvanı görme, ölüm korkusu içine sinmemiş olsun, doğa burnunun dibinde, korunan, saygı duyulan bir ‘ana’ olsun. Güneşi az dahi olsa güneş enerjisini sonuna kadar kullanabilen, yeşilliğin kilometrekarelerce olduğu, bir ağaç için ortalığı yıkmaya gerek kalmadan o ağacı koruyabildiğin, normal posta ile oy kullanabildiğin ve oylarının başına hiçbir zeval gelmeyeceğini bildiğin, parası değer kaybetmeyen, kulağa ütopik gelen daha nice güzel şeyin olduğu bir yerde yaşamak sıkıcı ve mıy mıy mı?

Hiç ama hiç sanmıyorum. Hadi diyelim ki sıkıcı. Buraya taşındın ve yazının sonunda yazdığın gibi iki hafta sonra aşırı sıkıldın. N’apcan? Bu kadar güzel şey var ve sen sıkılıyorsun. Bence sorun sende dostum. Psikolojik ve sosyolojik açıdan çökmüşsün. Toparlanman gerek. Onun için de zaman gerek. İki haftada olmaz o iş. En az iki yıl yaşaman gerek. Bak ben üç yıldır Avrupa’da yaşıyorum, tadından yenmiyor artık bal kaymak, o derece. Kafam rahat, ne gelecek ne şimdi ne dün kaygısı kaldı bünyede. Yukarıdaki uzun paragrafta yazdığım her şeyi birebir deneyimledim bu arada, laf aramızda. Fakat gözüm bir tek yeşile doymadı hala, öyle bir açlık varmış ki. Bisikletimle her yere gidiyorum, oh là là! “Sıkıntıdan ölüyor insanlar bu Avrupa”da nasıl bir çıkarım? İlkokul seviyesi değil de ne? Neden böyle yazılar çok okunan ve paylaşılan oluyor? Türkiye’nin aptallık seviyesi %60’tan %95’e ne zaman fırladı? Babam böyle pasta yapmayı nerde öğrendi? Recep İvedik 5 çekilecekmiş. Neden? Nasıl? Ben sorguluyor fakat anlamıyor. Sanırım benim de kafam yandı. Sosyolojik çıkarım yapmasaydım keşke, yine tutamadım kendimi. İşbu karikatürü de burada paylaşayım tüm sosyolog meslektaşlarım adına:

Neyse esas paylaşmak istediğim başka bir zihin açıcı yazı da buydu, okuyun, anlayın, beyniniz şebnemferahlasın.
Son olarak az önce okuma fırsatına nail olduğum bu iki güzel Metin Solmaz yazısını da buraya ve şuraya bırakıyorum, biliyorum çok fazla okunacak şey oldu ama kimse okumasa bile kendime arşiv olur dedim.
Eyorlamam bu kadar.
İyi okumalar. 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

ONLINE SHOP

Bumerang

Bumerang - Yazarkafe